Motorsporları hikâyelerim – 1

Geçtiğim haftalarda bir yazı yazdım, beklediğimden fazla ilgi gördü. Eskilerden bahsetmekten hem ben hoşlanıyorum hem de galiba okuyucular. O yüzden karar verdim, bunu bir seri haline getirmek gerekli. 89’dan beri yarış seyrediyorum, tam 30 yıl olmuş yani hikâye çok bol. Hasbelkader bir-iki pilotluk deneyimim oldu. Bunun dışında sevgili Burak Ertem’e co-pilotluk da yaptım. Tabii aklım hep sol koltukta olduğu için becerdim mi emin değilim. Hatta bir Hitit Rallisi’nde hakemlerden birine (yarış esnasında değil, antrenmanda) öyle bir soru sordum ki, çocuk eğildi ve Burak’a gülerek co-pilotunuzdan emin misiniz dedi. Gerçekten de yol hafızam kötüdür. Hatıralar demişken aklıma hemen efsane Renç Koçibey geldi.

SERDAR BOSTANCI

Zamanında Hakkı ağabeyin (Tolunay) Otomobil Magazin dergisinde anılarını yazardı. Her ay sabırsızlıkla beklerdim ve ilk açıp baktığım sayfalar olurdu. Tabii ki ben öyle bir motorsporları dehası ya da ülkede bu işin kurucularından bir pilot değilim ama kendime göre birçok hatıram var. Şimdi aklıma geldi, böyle bir seri oluşturmak istiyorsam, başkalarının hikâyelerine de yer verebilirim.

Daha zengin bir içerik olur hatta bir arşiv yaratabiliriz. Renç Koçibey deyince aklıma ilk gelen isimlerden biri doğal olarak Serdar Bostancı oluyor. Gerçi Serdar ağabey yazdığım bir yazı yüzünden bana kırgın, uzun zamandır görüşemiyoruz. Garajına gidip onunla sohbet etmeyi, bilgi birikiminden faydalanmayı özlediğimi itiraf ediyorum. Yazdığın yazıyı yutuyor musun diyenler olabilir. Hayır, ben doğruyu yazdığımı düşünmüştüm hâlâ da arkasındayım ama İngiltere’de yaşamıyoruz. Çok kısıtlı bir camia ve ülkemizde motorsporlarını geliştirmek için uğraşan bir avuç insan var. Bu insanlar, doğal olarak sponsorlarla çalışmak durumunda ve yazdığım bir yazıyla bu ilişkilere en ufak bir zarar vermek istemem.

Tabii ki bir yazıyla sponsorlar küsecek değil ama dediğim gibi daha yapıcı olmaya çalışmakta fayda var. Yine de bu, gerçekleri yazmayıp, herkesi pohpohlayacağız anlamına gelmiyor. Neyse, hatıralar dedik fazla ciddileştik. Serdar Bostancı ile ilişkim, diğer pilot ya da takım direktörlerinden çok daha farklıdır daha doğrusu farklıydı mı desem bilemiyorum. Bir kere dediğim gibi garajına çok sık ziyarette bulunurdum. Onun tahammül sınırlarını zorladığım, şimdi anlatmak istemediğim bir konu da oldu ama yine de çok hoşgörülü davranmıştı. Belki de bahsettiğim yazıyı yazarken bu ağabey-kardeş ilişkisine ya da hoşgörüsüne fazla güvendim.

Ya da niye anlatmayayım diyorum ki, sonuçta hatıraları yazacağız dedik. Serdar Bostancı, yıllar evvel benden fotoğraf arşivini düzenlememi istedi. Hatta bu gönülden yapılacak bir iş değildi ve maddi bir karşılığı da vardı. İlk zamanlar fena başlamadım ama uzadıkça uzadı. 70’lerden beri yarışan birinden bahsediyoruz. Daha sonra takım haline gelen bir yapı, onlarca pilot yarışıyor… On binlerce fotoğrafı tek tek elden geçirmek, dijital devirden öncekilerin taranması, hepsini yıllarına ve yarışlara göre ayırmak… Aslında çok zevkliydi, şöyle söyleyeyim para almadan da yapılacak bir iş. Düşünsenize, motorsporlarına çok meraklısınız ve 70’lerden itibaren bir hayat hikâyesine tanıklık ediyorsunuz.

Murat Bostancı’nın bebeklik fotoğrafına bakarken, bu adam şimdi şampiyon diye düşünmekten alamıyordum kendimi mesela. Belki de bu yüzden çok uzun sürdü. Tek bir fotoğrafa bakarken bin tane anı geliyordu aklıma. Mesela Serdar ağabeyin Sierra Cosworth’le bir fotoğrafı gördüğümde, o dönemdeki kendi hatıralarımı düşünüyordum. Tabii bu arada Yiğit’i (Top) arayıp, onun inanılmaz hafızasından faydalanıyordum. Kısacası uzun sürüyordu ve yüzüme gözüme bulaştırdım, bitiremedim anlayacağınız. Kendime göre azimliydim, ısrarla bitireceğimi savunuyordum ama sonra yukarıda bahsettiğim yazı olayı oldu ve iş iyice yarım kaldı.

Şimdi düşünüyorum da hayatı “HIZ” olan birine yapılacak en büyük kötülük benim gibi bir kaplumbağayla çalışmasını sağlamaktır. Yaşamının büyük bölümünde zamana karşı yarışmış, saniyelere hesap soran biri ve benim duygusal yavaşlığım… Neyse konumuza dönelim. Geçen yazıda bahsetmiştim, motorsporlarıyla ilgilenmenin bana en büyük faydası işimi yaparken büyük rahatlık sağlamasıydı. Bir dönem otohaber dergisinde test pilotluğu yanında teknik köşeleri falan da hazırlıyordum. Tabii şimdiki gibi internet falan yok, her bilgiye anında ulaşamıyorsunuz. Beni aşan konularda hemen Serdar ağabeye giderdim ve üşenmeden anlatırdı. Bu sıradan bir muhabir ya da editörün kolay elde edemeyeceği bir lüks. Bunu daha önce de sanırım ralliajansı’nda yazmıştım, Serdar Bostancı denilince aklıma düzen gelir. Bu işlerle ilgilenmeyenler için yarış garajları dağınıktır. Muhtemelen gözlerinin önüne her tarafı yağlı parçalarla dolu, karışık bir alan gelir.

Aslında hiçbir yarış garajı böyle değildir ama Serdar Bostancı’nın garajı daha da ötedir. Şu anda takımın bütün işlerinin görüldüğü garaj, bir plazada yer alıyor, öyle söyleyeyim. Kapıdaki görevliden yaka kartı falan alıyorsunuz içeri girebilmek için. Sadece Türkiye’de değil yurtdışında da böyle kurgulanmış bir yapı azdır diye düşünüyorum. Tabii fabrika takımlarından, M Sport’tan falan bahsetmiyorum. Ya da şöyle söyleyeyim, fabrika takımları klasında ama alan olarak onlardan daha küçük… Şimdi size bir mesaj vereyim: “Hazırlıkta başarısız olan bir takım, başarısızlığa hazırlanıyor” demektir. Bu laf nereden çıktı diyorsunuz değil mi? Serdar ağabeyin mottosu bu. Yıllar önce servis araçlarından birinde bu yazıyı görmüştüm. Sanırım takımın yarış bitirme potansiyelinin yüksek olması, gelen başarı ve şampiyonlukların temeli hep bu düşünce yapısı. Eminim bazılarınız bırak şimdi garajı falan; yarış anılarından, pilotluktan bahset diyordur.

Haklısınız, ben de olsam öyle derdim. Opel markasını pek sevmem ama Manta 400’ü canlı olarak seyredememiştim. Ali Bacıoğlu’nun bu otomobille yarıştığı zamanlara yetişemediğim için çok merak ediyordum çünkü herkes anlatıyordu. Ormanın içinde, kilometrelerce ötesinden sesi gelmeye başlar falan… Neyse ki 1990 yılında bu hayalim gerçek oldu çünkü Serdar Bostancı, rallilere Manta 200; tırmanma, rallikros ve pistlere BP renklerindeki Manta 400’le girmeye başladı. Ben 89’da yarış seyretmeye başladığım için Serdar ağabeyi pek tanımıyordum daha doğrusu biliyordum ama hiç seyredememiştim çünkü 87’den sonra kısa bir ara vermişti. Yıllarca Escort gibi arkadan itişli otomobillerle yarıştığı için Manta’nın hakkını vereceğini tahmin ediyorduk. Ya da o zaman 17 yaşındaydık pek böyle tespitler yapamazdık belki ama etraftan öyle duyuyorduk diyelim. İlk yarışlar şehir dışında olduğu için seyredememiştim ama Bozhane Tırmanma ile Serdar Bostancı ve Manta 400’ü tanımış oldum.

O sezon Serdar Bostancı’nın iki yarışı efsanedir. Mudanya Tırmanma’daki birincilik ki, Lancia’ları geçmişti. Hatta daha sonra Emre Yerlici ve İskender Atakan’ın Lancia’yla Manta’nın altında gözükmemek için kendilerini diskalifiye ettirdiği de söylendi ama gerçek midir bilemem, kendilerinden dinlemek lazım. 1990’da Serdar Bostancı’nın ikinci efsane yarışı da İstanbul Pist’tir. Starttan hemen sonra U virajda kaza olmuştu (gözümün önünde) ve Manta’nın önü dağılmıştı. Bu sırada hidrolik de boşaldığı için direksiyon taş kesilmiş. Seyircilerin büyük alkışlarıyla, her tur insan üstü bir gayret göstererek, yarışı üçüncü bitirmişti. O dönmez direksiyonla kolları tutulmuştur diye tahmin ediyorum. Daha sonra Grup A Sierra Cosworth zamanları başladı. 1991’de Hebros ve Yu Rally’yi kazanması büyük ses getirmişti.

SERDAR BOSTANCI

SERDAR BOSTANCI

Düşünsenize 80’lerde Bulgar pilotlar gelip Günaydın Rallisi’ni kazanıp gidiyormuş. Serdar Bostancı hıncımızı almış diyebiliriz. Bütün kariyeri tek tek anlatmaya zaman yetmez tabii ki ama 1996’da Ford Escort Coworth’le gelen şampiyonluk da önemlidir. O yarışta ani bir kararla geliyor şampiyonluk. Bir etapta lastik patlatıyorlar. Çok kısa bir düşünme zamanı var, durup değiştirsinler mi yoksa etabı bu şekilde mi bitirsinler? Çünkü Adnan Sarıhan’la farkın açılmaması lazım. Serdar ağabey, patlak lastikle gitmeye karar veriyor ve şampiyonluk bu kararla birlikte geliyor. Şimdi benim için çok önemli bir anıya geliyorum. Eminim bunu Serdar ağabey de hatırlamaz.

Bendeniz Renault hastası olduğum için hayatı Ford’la geçmiş birine Renault 12 nasıldı diye sorma cesaretini gösterdim çünkü 1975 ve 1978 arasında, dönem dönem R12 ile yarıştığını biliyordum. Kısa bir cevap verir diye düşünürken, bir anda gözleri ufka daldı ve anlatmaya başladı. Söylediklerinden çok etkilenmiştim. Hatta 1978 Hitit Rallisi’nde Renault 12 ile dördüncü bile olmuş. O kadar çok şey var ki yazacak, bir yerde kesmek lazım. İleriki motorsporları hikâyelerinde Serdar Bostancı’dan bahsetmeyi sürdürürüz. Ford takımının oluşmasından Murat Bostancı’ya kadar anlatacak çok detay var. Yazıyı tek bir pilottan bahsederek kapatmayayım. Bir de komik bir anımı anlatayım, tam yılı hatırlamıyorum ama 90’ların başı çünkü Castrol’ün Ortaköy’deki garajına gidiyoruz Yiğit’le birlikte. Tabii cebimizdeki para kısıtlı olduğu için Beşiktaş’tan yürüyoruz ve aramızda konuşuyoruz acaba Emre ağabey orada mıdır, bizi yanına kabul eder mi diye.

O zaman Galatasaray Lisesi olan yerde birden bir ses duyduk, ne olduğunu anlamadan yanımızdan Audi Coupe Quattro yarış otomobili geçti, beş silindirin sesiyle büyülenmişken, birden koşmaya başladık sanki yetişecekmişiz gibi. Emre Yerlici sanmıştık, belki koşarak kapıda yakalarız diye düşünmüştük ama ne mümkün. Tabii sakar ben, koşarken düştüm, dizimi falan yaraladım. O halde gittik garaja, meğer Audi’nin içindeki Doğan Bolak’mış, antrenman yapmaya gitmiş. Emre Yerlici bizi kabul etti mi? Evet, geçen yazımızda bahsettiğim gibi o dönemki pilotlar bu işe ilgili gençleri hiç kırmazdı. Muhtemelen şimdikiler de öyledir.

Yazının başında Serdar ağabeyin bana kırgın olduğundan bahsettim, daha sonra hep onunla ilgili anılar etrafında dolaştım diye bunun bir özür yazısı olduğunu düşünebilirsiniz ama inanın ki alakası yok. Hem sporun ilk başladığı yıllarda Anadol gibi otomobillerle hem de Escort WRC gibi modern otomobillerle yarışmış birinden bahsediyoruz. Takım direktörlüğüne gelemedik bile. Bu saydığım dönem içinde motorsporlarından hiç kopmadığı için en çok anım Serdar Bostancı’yla var.  Ben 30 yıldır yarış seyrediyorum, o ise 45 yıldır işin içinde. Bahsedebileceğim diğer pilotların en fazla 15-20 yılına tanıklık etmişimdir. Çoğu da artık ortada yok, yarış seyretmeye bile gelmiyorlar. O nedenle ilk yazıda Serdar Bostancı’dan bahsetmemden daha doğal bir şey olamaz. Şimdi hafızaları tazeleme zamanı, Yiğit’le de bir konuşayım, haftaya yazacak enteresan hikâyeleri hatırlamam lazım…
Mert YILMAZ

Not: Eğlenceli anılarını gönderen tüm yarışçılar ve tutkunlara bu köşe açık. Aşağıdaki mail adresine iletebilirsiniz:
mertyilmaz@automagg.com

(Visited 199 times, 1 visits today)

Yazar: automagg

Bu yazıyı paylaş