Dizel motorlar sadece ekonomi için mi?
Oca22

Dizel motorlar sadece ekonomi için mi?

Öncelikle söylemek istiyorum ki, ben dizel motorları hiçbir zaman sevemedim. Daha doğrusu otomobillere uygun olduklarını düşünmüyorum. Bu tamamen kişisel bir tercih, yani kötü olduklarını, verimsiz olduklarını söylemiyorum. Zaten hangi konuyla ilgili olursanız olun, bir yazarsanız tarafsız olmak zorundasınızdır. Bildiğiniz gibi VW’nin emisyon skandalı sonrası dizel motorlara karşı bir yargı oluştu. Avrupa’nın birçok ülkesinde yasaklanması bile söz konusu. Bazı şehir merkezlerine belli bir dönemden eski dizel motorlu araçların girmesi engellenmeye çalışılıyor. Satışlar da azalıyor ama ülkemizde durum daha farklı. Örneğin, geçen yıl ocak ile kasım ayları arasında trafiğe kaydı yapılan araç sayısı 607 bin 595 adet olmuş. Bu araçların yüzde 55.3’ünün dizel yakıtlı olduğu açıklanıyor. Dizel otomobillerin daha az yaktığını yeniden açıklamanın anlamı yok. Daha doğrusu kilometre başına maliyetleri daha düşük. Bu yazımızda, satın alırken daha fazla ödediğiniz ya da bakım maliyetlerinin daha pahalı olduğu gibi konulara girmeyeceğiz. Kilometre başına yakıt maliyeti derken şunu kastediyoruz: Ülkemizde henüz satılmaya başlamayan yeni Renault Clio’nun 100 HP’lik benzinli versiyonu 100 km’de ortalama olarak 4.4 lt yakıt tüketiyor. Bir benzinli olarak çok iyi bir değer olsa da ayı otomobilin 85 ve 115 HP’lik iki dizel motoru da yine 100 km’de ortalama olarak 3.6 lt mazota ihtiyaç duyuyor. Tabii ki fabrika verisini yakalamak çok zor ama küçük bir hesap yapalım. Yazıyı yazdığımız tarihte benzinin litre fiyatı 7.04 TL, motorinin fiyatı ise 6.55 TL’ydi. Yukarıdaki Clio örneğinde, benzinli modelde 100 km’de cebinizden çıkan para 31 TL civarında. Dizel versiyonda ise 24 TL’ye yakın harcıyorsunuz yani 100 km’de 7 TL kârlısınız. Tabii benzer güçteki her modelde, benzinliler bu kadar ekonomik değil, aradaki fark daha da açılıyor. Diğer yandan sürüşüne çok dikkat etmeyen bir kişi, benzinli motorda, dizele oranla fabrika verisine göre çok daha fazla yakıyor. Yani dizel bir otomobil, tüketime hiç önem vermeyen biri tarafından kullanılsa da belli değerlerin üstüne çıkmıyor. Hangisi daha ekonomik? Oysa 1.6 lt’lik bir benzinlide 100 km’de 10 lt’nin üstüne çıkmak bile mümkün. Türk insanı da biraz bu kafada. Sürüşüme çok dikkat etmek zorunda kalmayayım ama cebimden günlük olarak çıkan para daha düşük olsun zihniyeti var. Bunun için ilk satın alma bedelinin yüksekliğini göz ardı ediyoruz. Her zaman söylüyoruz, yılda belli bir kilometrenin altında yapıyorsanız dizel mantıksız diye ama dinleyen yok maalesef. Dizel sevdasının bir diğer boyutu da ikinci elde daha rahat satarım düşüncesi. Bu doğru ama herkes bilinçli bilinçsiz dizel peşinde koşmazsa zaten böyle bir durum da olmayacak. Şimdi gelelim yazımızın asıl konusuna. Dizel motorlar sadece ekonomi için mi tercih ediliyor? Hayır, farklı bir sürüş keyifleri de var. Günümüz motorlarına bakıldığı zaman 1.6 lt ve altındaki dizel üniteler 110-140 HP arasında güç üretiyorlar, 160 HP’lik olanları dahi var ama en çok satılanlara bakıldığında 120 HP civarında olduklarını görüyoruz. Bu değer aslında 1.6...

Devamını Oku
SUV gibi ticari: Citroen Berlingo
Oca21

SUV gibi ticari: Citroen Berlingo

SUV çılgınlığı MPV’leri bitirdi hatta hafif ticari araçlara bile evrim geçirtti. Yeni Citroen Berlingo’ya bakıldığında ilk düşünülen bu oluyor. Gerçekten de düz inen arka kısmı ve uzun bagaj kapağı olmasa SUV denebilecek çizgilere sahip. Tabii test aracımızda 4100 TL’lik XTR opsiyonu olduğunu da söylememiz gerekiyor. Bu sayede jantlar 17 inçe yükseliyor. Markanın güncel tasarım çizgilerini taşıyan Berlingo’nun kardeşleri Peugeot Rifter ve Opel Combo’dan daha şık göründüğünü söyleyebiliriz. Aracın içine geçildiğinde de şık tasarım çizgileri devam ediyor. Malzeme ve işçilik kalitesi, bu tarz bir araç için fazlasıyla yeterli. Test aracımız en üst paket olduğu için eksiksiz bir donanıma sahipti. Özellikle XTR paketiyle gelen Wild koltuklar oldukça şık. Günlük kullanımda ihtiyacınız olan her detay elinizin altında. Daha da önemlisi oldukça geniş bir alana sahipsiniz. Bagaj hacmi doğal olarak devasa boyutlarda. Arka koltukları katlayarak 3000 lt’ye kadar ulaşmanız mümkün. Bu da Berlingo’yu her türlü aktivitede kullanabileceğiniz anlamına geliyor. İsterseniz hafta sonu maceraları yaşamak isteyin, isterseniz ailece gezin, isterseniz hafta arası iş için kullanın. Berlingo, tüm bu aktivitelere uyum sağlayabiliyor. Klasik Fransız fonksiyonelliği yeni Berlingo’da da devam ediyor. Fonksiyonel yapı Saklama gözlerinin çokluğu ilk anda dikkat çekiyor. 92 litre hacimli Modutop sayesinde birçok eşyanızı göz önünden kaldırabilirsiniz. Üç parçalı arka koltuklar da fonksiyonelliği artan en önemli özellikler arasında. Koltuklar öne doğru katlanabildiği için uzun eşyalarınızı da sığdırabiliyorsunuz. Kısaca Berlingo’nun içinde ticari bir araçta olduğunuz hissine hiç kapılmıyorsunuz. Bu duyguyu sağlayan en önemli detaylardan biri süspansiyon konforu. Sistem darbeleri başarıyla emiyor ve içeriye yansıtmıyor. Citroen’in son dönemde iyice vurgulamaya başladığı konfor olgusunu aracın her detayında hissetmeniz mümkün. Berlingo, hafif ticari araçları hiç sevmeyen kitleleri bile kendine bağlayabilecek özelliklere sahip. Ailenizi taşırken güvenliğe de önem verirsiniz. Berlingo, bu anlamda da zengin bir donanım sunuyor. “Citroen Berlingo, hafif ticari araçları hiç sevmeyen kitleleri bile kendine bağlayabilecek özelliklere sahip” Yüksek taşıma kapasitesi Opsiyonel olarak sunulan güvenlik paketinde aktif şerit takip sistemi, hız levhası tanıma sistemi ve aktif güvenlik fren sistemi yer alıyor. Bu paketin bir üstü de mevcut. Plus paketini satın alırsanız, genişletilmiş trak işareti tanıma, sürücü dikkat uyarı sistemi ve akıllı far sistemi de geliyor. Bu tarz araçları satın aldığınızda performans ve tüketime de önem verirsiniz. Performans derken 0-100 km/s hızlanmadan bahsetmiyoruz. Aracı yüklediğinizde de çekişinin iyi olması gerekir. Berlingo’nun 1.5 lt BlueHDi motorunun 100 ve 130 HP olmak üzere iki seçeneği bulunuyor. 100 HP’lik versiyon 250 Nm torka sahipken, 130 HP’de 300 Nm’ye kadar yükseliyor. Sadece bu veriler bile sıkıntı yaşamayacağınızı anlatıyor. Berlingo’nun azami yüklü ağırlığı 2360 kilogram. Yani sürücüyle birlikte 1550 kg olsa 810 kg yük taşıyabilir. 300 Nm tork 1750 d/d’den itibaren gelen 300 Nm tork, Berlingo’yu oldukça esnek hale getiriyor. Şimdilik sadece altı ileri manuel şanzımanla satılan otomobilin 2020’de sekiz ileri otomatik...

Devamını Oku
Motorsporları hikâyelerim – 2
Oca06

Motorsporları hikâyelerim – 2

Bu köşenin ilgi çekmesi beni bayağı gaza getirdi. Biraz zaman geçsin de yeni bir şeyler yazayım diye sabırsızlanıyorum. Bu hafta ilk otomobil kullanma hikâyemle başlayayım istiyorum. Daha doğrusu ilk otomobil kullanma değil de ilk hızlı gitmeye çalışma deneyimimi… Yıl ya 1990 ya da 1991, daha ilerisi olamaz çünkü ehliyetim yoktu. 18 yaşın sonlarına doğru ehliyet aldığıma göre 1992 olma olasılığı bulunmuyor. O dönemde Bakırköy-İncirli’de boş bir arazi vardı ve rallikros yarışları için de kullanılıyordu. Şimdi o arazide bir adliye yükseliyor, keşke orası bir motorsporları kalesi olarak kalabilseydi çünkü inanılmaz seyirci oluyordu. Bu alan sadece rallikros için değil, Türkiye Rallisi’nin seyirci etabı olarak da kullanılmıştı. Rallikros demişken şimdiki gibilerden bahsetmiyorum, o dönemde aklınıza gelebilecek en büyük pilotlar da bu yarışlarda start alırdı. Yerlici, Bostancı, Atakan, Bacıoğlu, Karacan ve Koçibey gibi soyadları ne demek istediğimi anlatıyordur sanırım. Tabii Renault takımı da tam kadro yer alırdı. Hatta Nejat Avcı, bir yarış öncesinde Grup A Renault 11 Turbo ile bana da tur attırmıştı. Bir Renault hastası olarak nasıl delirdiğimi daha sonra anlatırım. Büyük pilotların sadece rallikros değil, pist ve tırmanmalara da girmesinin nedeni, o yıllarda Cumhurbaşkanlığı Kupası’nın oluşuydu. Adını tam hatırlayamıyor olabilirim, Süper Şampiyona da olabilir ama bu kupayı ya da şampiyonluğu kazanmak için Türkiye’de düzenlenen hemen her yarışa girmek zorundaydınız. Dediğim gibi bir anlamda süper kupaydı. Tabii sadece rallilere girerek Türkiye Ralli Şampiyonu olmak da mümkündü ama herkesin gözü bu süper kupayı kaldırmaktaydı. Bütçeyi düşünebiliyor musunuz? Bu insanlar Lancia Delta Integrale ya da Ford Sierra Cosworth’le falan rallikros yapıyordu. Haydi parayı boşverin yorgunluğa ne diyeceksiniz? Dediğim gibi hemen her hafta sonu bir yarışa giriyorsunuz. Hem maddi hem manevi zor sezonlardı ama bir o kadar da zevkliydi. Bence şimdi de düşünülmesi gereken bir uygulama. Belki bütün pist, tırmanma ve rallikroslara girmek abartılı olur ama her daldan bir-iki yarış seçilerek böyle bir süper kupa oluşturulabilir. Şu anda rallikros ve tırmanmalar, start listesi açısından üvey evlat gibi, çok ilgi gördüğünü söyleyemeyiz. Oysa özellikle ralli için hızlı pilotların yetişmesinin ana koşullarından biri tırmanmadır bana göre. Ayrıca Renç Koçibey’in söylediği gibi otomobil sporlarının en delikanlısı rallikrostur. Murat Bostancı’nın, Yağız Avcı’nın, Burak Çukurova’nın, Orhan Avcıoğlu’nun girdiği bir tırmanmaya, rallikrosa ilgi daha yüksek olur, böyle disiplinler olduğu da bir kere daha hatırlanır. Kendimden bahsedecekken nerelere geldik? Evet, Bakırköy Rallikros parkuru… Ben nerede oturuyorum o dönem? Doğru bildiniz, Bakırköy’de. Bir gün arkadaşlarımdan biri heyecanla yanıma geldi, o da otomobillere çok meraklı. O dönemde Bakırköy-İncirli’de boş bir arazi vardı ve rallikros yarışları için de kullanılıyordu. Benim tanımadığım bir arkadaşı varmış, teyzesinin Renault 9 Broadway’i hep kapıda yatıyormuş, onu kaçırıp biraz gezelim ama sen kullan dedi. Hiçbirimizde ehliyet yok ama demek ki ben biraz daha iyi kullanıyorum. Trafik tecrübem ise hiç yok...

Devamını Oku
Yerli otomobilde bile ikiye bölündük
Ara29

Yerli otomobilde bile ikiye bölündük

Son günlerde yerli otomobille yatıp kalkıyoruz. Hemen her konuda olduğu gibi ikiye bölündük. Bir grup tamamen kötülerken, diğeri de hiçbir detayı sorgulamadan dünyayı titreteceğimizi söylüyor. Bir ürün nasıl bu kadar siyasallaştırılabilir anlamak mümkün değil. Arkadaşlar, bu bir otomobil ve şu anda sokaklarda dolaşan ve 1800’lü yılların sonunda ortaya çıkmış bir sürü marka var. Ülkemizde de üretim yaptıkları için hatırlatma ihtiyacı duyuyorum: Renault ve Fiat’ın kuruluşu 1899’a kadar geri gidiyor. 130 yıldan bahsediyoruz. Peki, o zaman Türkiye’nin bir markası olması değersiz mi? Elbette hayır, bahsetmek istediğim otomobil denen ürünü bu kadar politize etmenin anlamsızlığı. İlk olarak, araçların gösterimi yapılmadan sosyal medyada paylaştığım bir yazıyı buraya da taşımak istiyorum. Noktasına, virgülüne dokunmadan şunları yazmışım: “Şu yerli otomobil işini politize etmeyin. Yanlışa yanlış, doğruya doğru dememiz gerekiyor. Bütün ekonomi betona bağlı, sanayi gerekli demiyor muyduk? Yok Pininfarina tasarlamış, yok içinde İngilizce detaylar varmış, yok fabrika kurulmamış. Birincisi bu bir prototip, bildiğiniz bütün ünlü markalar prototiplerini farklı ülkeden tasarım stüdyolarına, atölyelere yaptırabiliyor. Tasarımını kendin yapıp, otomobili bu işte uzman tasarım stüdyolarında üç boyutlu hale getirmek de bir yöntem. Günümüzde fabrika kurmak iş değil, üretilecek araçların ne kadar satılacağı, tasarım ve mühendislik detayları gibi bilgiler oluştuktan sonra kısa sürede kurulabilir. Diğer yandan Japon otomobillerinin kabinlerinde Japonca detaylar mı var? Artık otomotivde milliyetçilik gibi bir kavram yok, önemli olan markanın kime ait olduğu ve fikri mülkiyet hakları. Türk mühendislerine biraz güvenin. Otomotiv sektörümüz, yan sanayisiyle, yetişmiş insan gücüyle bu projeden alnının akıyla çıkacak güçte. Çok severek bindiğiniz Fiat Doblo, Fiorino, Ford Transit Courier gibi araçları bir inceleyin. Markaları yabancı olabilir ama büyük ölçüde Türk mühendisler tarafından geliştirildiler. Mesela Doblo’nun fikri mülkiyet hakları Tofaş’ta. Sonuç olarak sakin olmakta fayda var. Bu görüşlerle Devrim otomobiline muhalefet eden sığ kafalı insanlardan ne farkımız kalıyor? Bir bakalım, kullanalım, 2022’de piyasaya çıkmazsa o zaman konuşuruz tabii ki. Şu anda her şey doğru gidiyor…” Daha sonra otomobil tanıtıldı ve eleştiriler kesilmedi tabii ki. Ben de şunları yazdım: “Sabah yazmıştım ya işi politize etmeyin diye. Düşünün; Otosan, Tofaş, Oyak-Renault kurulduğunda hangi hükümetler vardı? Hepsi geldi geçti ama bu fabrikalar neredeyse 50 yıldır üretim yapıyor ve bugün ülkemizin ihracat şampiyonları. Yeni oluşuma da bu gözle bakmak lazım. O yüzden politikayı karıştırmayalım diyorum. Laf aramızda tasarımlar ve açıklanan teknik özellikler çok etkileyici…” Gördüğünüz gibi otomobil tanıtılmadan önce hiçbir detayını bilmezken de tanıtıldıktan sonra da destek olmaya çalıştım. Sadece ben değil, şu anda otomotiv basınında çalışan bütün arkadaşlarım da aynı desteği gösterdi. Birçoğunun politik görüşünü biliyorum ve aslında muhalif kimlikler ama doğru yapılan bir işi baltalamaya uğraşmadılar. Üstelik bazı arkadaşlarıma hükümetten para mı aldın gibi eleştiriler bile geldi. Burası yeri değil tabii ama gerçekten küfür etmek istediğim anlar oldu. Otomobil tanıtıldıktan sonra bu kez Pininfarina’nın...

Devamını Oku
Motorsporları hikâyelerim – 1
Ara29

Motorsporları hikâyelerim – 1

Geçtiğim haftalarda bir yazı yazdım, beklediğimden fazla ilgi gördü. Eskilerden bahsetmekten hem ben hoşlanıyorum hem de galiba okuyucular. O yüzden karar verdim, bunu bir seri haline getirmek gerekli. 89’dan beri yarış seyrediyorum, tam 30 yıl olmuş yani hikâye çok bol. Hasbelkader bir-iki pilotluk deneyimim oldu. Bunun dışında sevgili Burak Ertem’e co-pilotluk da yaptım. Tabii aklım hep sol koltukta olduğu için becerdim mi emin değilim. Hatta bir Hitit Rallisi’nde hakemlerden birine (yarış esnasında değil, antrenmanda) öyle bir soru sordum ki, çocuk eğildi ve Burak’a gülerek co-pilotunuzdan emin misiniz dedi. Gerçekten de yol hafızam kötüdür. Hatıralar demişken aklıma hemen efsane Renç Koçibey geldi. Zamanında Hakkı ağabeyin (Tolunay) Otomobil Magazin dergisinde anılarını yazardı. Her ay sabırsızlıkla beklerdim ve ilk açıp baktığım sayfalar olurdu. Tabii ki ben öyle bir motorsporları dehası ya da ülkede bu işin kurucularından bir pilot değilim ama kendime göre birçok hatıram var. Şimdi aklıma geldi, böyle bir seri oluşturmak istiyorsam, başkalarının hikâyelerine de yer verebilirim. Daha zengin bir içerik olur hatta bir arşiv yaratabiliriz. Renç Koçibey deyince aklıma ilk gelen isimlerden biri doğal olarak Serdar Bostancı oluyor. Gerçi Serdar ağabey yazdığım bir yazı yüzünden bana kırgın, uzun zamandır görüşemiyoruz. Garajına gidip onunla sohbet etmeyi, bilgi birikiminden faydalanmayı özlediğimi itiraf ediyorum. Yazdığın yazıyı yutuyor musun diyenler olabilir. Hayır, ben doğruyu yazdığımı düşünmüştüm hâlâ da arkasındayım ama İngiltere’de yaşamıyoruz. Çok kısıtlı bir camia ve ülkemizde motorsporlarını geliştirmek için uğraşan bir avuç insan var. Bu insanlar, doğal olarak sponsorlarla çalışmak durumunda ve yazdığım bir yazıyla bu ilişkilere en ufak bir zarar vermek istemem. Tabii ki bir yazıyla sponsorlar küsecek değil ama dediğim gibi daha yapıcı olmaya çalışmakta fayda var. Yine de bu, gerçekleri yazmayıp, herkesi pohpohlayacağız anlamına gelmiyor. Neyse, hatıralar dedik fazla ciddileştik. Serdar Bostancı ile ilişkim, diğer pilot ya da takım direktörlerinden çok daha farklıdır daha doğrusu farklıydı mı desem bilemiyorum. Bir kere dediğim gibi garajına çok sık ziyarette bulunurdum. Onun tahammül sınırlarını zorladığım, şimdi anlatmak istemediğim bir konu da oldu ama yine de çok hoşgörülü davranmıştı. Belki de bahsettiğim yazıyı yazarken bu ağabey-kardeş ilişkisine ya da hoşgörüsüne fazla güvendim. Ya da niye anlatmayayım diyorum ki, sonuçta hatıraları yazacağız dedik. Serdar Bostancı, yıllar evvel benden fotoğraf arşivini düzenlememi istedi. Hatta bu gönülden yapılacak bir iş değildi ve maddi bir karşılığı da vardı. İlk zamanlar fena başlamadım ama uzadıkça uzadı. 70’lerden beri yarışan birinden bahsediyoruz. Daha sonra takım haline gelen bir yapı, onlarca pilot yarışıyor… On binlerce fotoğrafı tek tek elden geçirmek, dijital devirden öncekilerin taranması, hepsini yıllarına ve yarışlara göre ayırmak… Aslında çok zevkliydi, şöyle söyleyeyim para almadan da yapılacak bir iş. Düşünsenize, motorsporlarına çok meraklısınız ve 70’lerden itibaren bir hayat hikâyesine tanıklık ediyorsunuz. Murat Bostancı’nın bebeklik fotoğrafına bakarken, bu adam...

Devamını Oku
Takım ruhu: BC Vision Motorsport
Ara14

Takım ruhu: BC Vision Motorsport

Bildiğiniz gibi motorsporları benim en büyük tutkularımdan biri. Genellikle önce otomobillerle ilgilenmeye başlanılır daha sonra motorsporları keşfedilir. Bende tersi oldu diyebilirim. İlk rallimi 1989’da izlediğime göre tam 30 yıl olmuş. İlk zamanlar bırakın otomobili, ehliyetimiz bile olmadığı için belediye otobüsüyle yarışa gitmeye çalışırdık. Tabii ralliler kaba tabirle dağ başında yapıldığı için düşünün neler çektiğimizi. Daha sonra bir yöntem keşfettik: Büyüklerimiz bizi yavaş yavaş tanımaya başladığı için start noktasına gider sonra birilerinden bizi etaplara götürmesini rica ederdik. Böylece öyle büyük ralli pilotlarının yanına bindik ki anlatamam. Tabii böyle anlarda sürekli sorular sorardık. Sağolsun onlar da bizim gibi gençlerin ilgisini ters çevirmez, birçok teknik ve sürüşle ilgili bilgiyi bizimle paylaşırlardı. Örneğin bir gün yarıştan dönerken Ali Bacıoğlu’nun servis aracı olan Kartal’a bindik. Sevgili dostum Yiğit Top, Ali Ağabey’den ideal çizgi hakkında bilgi vermesini istedi. O da anlatarak değil, uygulamalı olarak göstermeye başladı. Yol tutuş kabiliyetsizi Kartal, Ali Ağabey’in ellerinde bir anda pençelerini asfalta geçirmeye başladı. O yüklü ve beceriksiz Kartal’la nasıl böyle hızlı gidilir hâlâ anlamıyorum. Böyle günlerden birinde ki, yanlış hatırlamıyorsam 1994 yılıydı. Rıza Çukurova ilk genel klasman birinciliğini Kocaeli Rallisi’nde kazanmıştı. Dönüş yolunda da bizi Mitsubishi Galant’ı ile İstanbul’a getirmişti. Galant’ın içinde doğal olarak Burak Çukurova da vardı ki, o zamanlar tahmin ediyorum 15-16 yaşlarındaydı ama olduğundan da küçük gösteriyordu. Tabii biz o çocuğun iki kere üst üste Türkiye Ralli Şampiyonu olacağını bilemediğimiz için tüm ilgimizi Rıza Ağabey’e veriyorduk. Rıza-Alpaslan Çukurova kardeşlerin benim için bir başka önemi de Renault pilotu olmalarıydı. Hayranı olduğum markanın pilotları benim için ilah gibiydi. Şimdi düşünüyorum da o dönemin bütün pilotları oldukça mütevazıydı. Yukarıda bahsettiğim gibi biz gençleri aralarına almaktan hiç çekinmedikleri gibi çok şey de öğrettiler. Daha sonra otomobil basınında görev yapmaya başladığımda, özellikle de test yazılarında bu bilgilerden fazlasıyla faydalandım. Düşünsenize, bir otomobilden bahsediyorsunuz ve iyi yol tutmadığını söylüyorsunuz. Peki, test pilotu olarak siz viraja doğru girmeyi biliyor musunuz? Eğer motorsporları tutkum olmasaydı yazı yazarken çok zorlanırdım çünkü otomobilin dinamikleri hakkında bilgim olmazdı. O yüzden 90’lardan itibaren yarışmış, bize bilgi vermekten çekinmeyen bütün ağabeylerime buradan teşekkür ediyorum. Tabii bahsettiğim sadece pilotlar ve sürüş dinamikleri değil. O dönemde isim yapmış birçok yarış mekanikeri de vardı. Onlardan da işin mekanik kısmını öğrendik. Tekrar Burak Çukurova‘ya gelelim. Galant’ın içindeki o küçük çocuk, 1999 yılında ilk rallisine girdi. Sayısız başarısı var. Dediğim gibi iki kez Türkiye Ralli Şampiyonu oldu. 180’in üstünde yarış start aldı ve inanılmaz bir yarış bitirme oranı var. Aslında burada bahsetmek istediğim Burak’ın sportif başarıları değil. Benim için daha da önemli olan tutkusu. Türkiye’nin en önemli takımlarında yarışmış olmasına rağmen hiçbir zaman teklif beklemez. Ülkemiz krize girer, takımlar kapanır ama Burak Çukurova cebinden karşılamak zorunda kalsa da yarışmaya devam eder. Herkes burada ne...

Devamını Oku
Honda Avrupa’dan vazgeçiyor
Nis20

Honda Avrupa’dan vazgeçiyor

Bilindiği gibi Honda Türkiye, 2021 yılında Civic Sedan modelinin üretiminin tamamlanmasının ardından Türkiye’deki otomobil üretim operasyonunu sonlandırma kararı aldı. Bu kararın, otomotiv endüstrisinin elektrifikasyona doğru ilerlemesi ve buna bağlı olarak elektrikli modellere uygun üretim kapasitesinin sağlanması gerekliliği nedeniyle alındığı söyleniyor. Peki, 22 yıldır Türkiye’de otomobil üreten fabrikanın kapatılmasının sonuçları ne olur? Daha da önemlisi, Avrupa’da kapanan tek fabrika Türkiye mi olacak? Yazımızda bu soruların cevabını arayacağız. İlk olarak belirtilmesi gereken markanın otomobil ve motosiklet faaliyetlerinin 2021’den itibaren de devam edecek olması. Yani Honda satışları bitmeyecek. Nasıl Peugeot, Volkswagen gibi markalar Türkiye’de üretim yapmadan yüksek satış hacimlerine ulaşıyorsa, Honda’da da durum çok farklı olmayacak. Zaten şu anda satılan modellerden sadece Civic Sedan Türkiye’de üretiliyor. Jazz ve CR-V gibi modellerden yurtdışından geliyor. Bu anlamda 2021’den sonra Honda’nın Türkiye satışlarında ya da ikinci el pazarında önemli bir değişiklik olmaz. Tek fark şu olabilir, 2021’den sonra ülkemize yurtdışından gelecek bir sonraki nesil Civic’in fiyatı biraz daha yüksek olacaktır. Bence Türkiye’de üretimin bitmesinden daha önemli bir gelişme daha var. Ülkemizde pek dillendirilmiyor ama Honda’nın İngiltere ve Avrupa’daki yükseliş ve düşüş öyküsü çok etkileyici. Japon marka, bir zamanlar teknolojik benzinli motorlarıyla BMW’ye gerçek bir alternatif olarak görülüyordu. 1992 yılında İngiltere-Swindon’da yılda 150 bin üretim kapasitesiyle bir Honda fabrikası açıldı. Böylece Honda’nın Avrupa’yı içeriden fethedeceği öngörülüyordu. 27 yılın ardından aynı Türkiye’de olduğu gibi İngiltere’de de fabrikanın kapanacağı açıklandı. İki milyar Sterlin yatırım yapılan Swindon üretim tesisinin de kapatılacak olması aslında Honda’nın Avrupa’dan vazgeçmesi anlamını da taşıyor. Yani durumun boyutu bizdeki fabrikanın kapatılmasından daha da büyük bir içeriğe sahip. Peki, bu duruma nasıl gelindi? Avrupa’daki satışlar mı düştü? 1980’lerin sonu ve 1990’larda Honda’nın ne kadar sevildiğini sizler de hatırlarsınız. Müthiş NSX, McLaren-Honda takımının Formula 1’i domine etmesi, Rover’la ortak bir girişim sonucu üretilen Euro Civic’ler, yüksek devirli VTEC motorlar… Daha sayacak o kadar detay var ki. 90’lı yıllarda Nissan ve Toyota gibi markalar Avrupa’da 350 bin adet civarında satış yapıyordu. 90’ların başında Hyunda’nin satışı sadece 20 bin civarındaydı. 1992’de Accord üretimi ile başlayan Swindon üretim tesisinin de katkısıyla 1998’de Honda satışları 225 bin adede kadar yükseldi. Bu dönemde BMW, Rover’ı satın aldı ve Honda ısrarla dizel motor üretmeye karşı duruyordu. İlk dönüm noktası 2000’de yaşandı. Bir dönem Hyundai’den neredeyse 120 kat daha fazla satan Honda, Koreli rakibinin ardına düştü. Honda, 2003 yılına kadar kendi dizel motoruna sahip değildi. O zamana kadar Hyundai satışlarını iyice artırdı. Nissan ve Toyota da pazarda çok iyi durumdaydı. Dizellerin satışının başlaması ve SUV modellere olan ilginin artmasıyla birlikte 2007 yılında 313 bin adet satış yapan Honda kendi rekorunu kırdı ama küresel ekonomik kriz nedeniyle zor zamanlar geçiriliyordu. Bu dönemde Swindon’daki kapasite azaltıldı. Fabrikanın yıllık 150 bin adetlik kapasiteye geri döndürülmesinin iyi sonuçlanmadığı...

Devamını Oku
Bu zamanda otomobil alınır mı?
Ağu27

Bu zamanda otomobil alınır mı?

Bilirsiniz ben otomobilin her zaman keyif tarafındayımdır. Motorsporlarından, süpersporlardan, klasiklerden bahsetmeyi severim. Otomobili hiçbir zaman yatırım amacı ya da bir eşya gibi görmedim, göremem de… Diğer yandan son dönemde çok soru geliyor, şu anda otomobile para bağlanır mı bağlanmaz mı diye. Bunun da nedeni dövizin alıp başını gitmesi, insanlar ne yapacağına karar veremiyor bir türlü. Haksız da sayılmazlar, son zamanlarda ben bile ki, nefret ederim ekonomiden, hiç anlamam ama youtube’da ünlü ekonomistlerin yorumlarını seyreder oldum. Açıkça söylemek gerekirse, bu işin uzmanları bile nereye varacağımızı kestiremiyor, kimse yatırım tavsiyesi vermiyor. Bu bir otomobil dergisi, o yüzden dövizin neden yükseldiği ile ilgili yorumlara girmeye gerek yok, biz sonuca bakalım. Tabii ki arzumuz dövizin düşmesi, Türk Lirası’nın değer kazanması yönünde ama gidişat pek öyle görünmüyor. Bayramda bizim piyasalar kapalıydı, dışarıdan da pek saldırı gelmedi sanırım, bu nedenle dolar 6.0 TL civarında gezindi ama ilk iş gününde yeniden artmaya başladı. Kısa bir süre önce 3.5-4.0 TL civarında gezinirken şimdi 6.0 TL’nin altına düşmesine sevinir olduk. Dediğim gibi neden artıyor, ne yapmak lazım gibi konulara girmeden asıl sorumuza dönelim, şimdi otomobil alınır mı? İlk başta söylenmesi gereken, fiyatların şu anda bile abartılı oluşu. Türkiye’de üretilen en baz donanımlı, 1.2 lt atmosferik motorlu ve manuel şanzımanlı bir Renault Clio bile 89 bin 150 TL. Eğer otomatik şanzıman ya da dizel motor istiyorum diyorsanız 100 bin TL’nin altına küçük sınıf otomobil bulmak olanaksız. Üstelik henüz artan kurlar otomobil fiyatlarına yansımadı bile. Tabii işin kötüsü, sıfır otomobillerin fiyatları artınca ikinci elde de fiyatlar el yakar hale geldi. Girin internetteki sitelerden birine, 50 bin TL altında düzgün bir araç bulmanız çok zor. Bulduklarınız ya ağır hasar kayıtlı oluyor ya da 300 bin kilometrede. Peki, bu durum nereye varacak? 1993’den beri otomobil dergilerinde yazıp-çiziyorum, hiçbir zaman artan fiyatların düştüğüne şahit olmadım. Yani ülkeye ekonomik olarak bir sihirli değnek değse bile şu anda 100 bin TL olan küçük sınıf bir otomobil 80 bin TL’ye inmeyecek. Eğer inerse bu yorumumda hatalı olduğuma en çok ben sevinirim. Sonuçta bu bizim hobimiz ve işimiz. Türkiye’de ne kadar çok otomobil satılırsa biz de o kadar önümüzü görebiliriz. Şu anda otomobil fiyatlarının daha da artacağını öngörmek için kahin olmaya gerek yok. Bence şu anda alan bile kârlı çıkacak çünkü döviz kurları fiyatlara yansıdığında fiyatlar iyice uçuklaşacak. Bu analizimizi güçlendirmek için en doğrusu yakın zaman önceki fiyatlara bakmak. Bilmeyenler için, benim bir internet sitem var ve sürekli haber giriyorum, yakın bir zaman önce fiyatını yazdığım otomobillere bakıyorum, inanılmaz fiyat artışları var. Örneğin 19 Temmuz’da lansman dönüşü Honda Civic dizel-otomatik modellerin fiyatlarını girmişim. Executive donanımlı model o zaman 169 bin 800 TL’ymiş, şu anda 178 bin 300 TL. Yani bir ay önce bu otomobili alan şu anda...

Devamını Oku