Motorsporları hikâyelerim – 2

Bu köşenin ilgi çekmesi beni bayağı gaza getirdi. Biraz zaman geçsin de yeni bir şeyler yazayım diye sabırsızlanıyorum. Bu hafta ilk otomobil kullanma hikâyemle başlayayım istiyorum. Daha doğrusu ilk otomobil kullanma değil de ilk hızlı gitmeye çalışma deneyimimi… Yıl ya 1990 ya da 1991, daha ilerisi olamaz çünkü ehliyetim yoktu. 18 yaşın sonlarına doğru ehliyet aldığıma göre 1992 olma olasılığı bulunmuyor. O dönemde Bakırköy-İncirli’de boş bir arazi vardı ve rallikros yarışları için de kullanılıyordu. Şimdi o arazide bir adliye yükseliyor, keşke orası bir motorsporları kalesi olarak kalabilseydi çünkü inanılmaz seyirci oluyordu. Bu alan sadece rallikros için değil, Türkiye Rallisi’nin seyirci etabı olarak da kullanılmıştı. Rallikros demişken şimdiki gibilerden bahsetmiyorum, o dönemde aklınıza gelebilecek en büyük pilotlar da bu yarışlarda start alırdı.

1991 İSTANBUL RALLİKROS

Yerlici, Bostancı, Atakan, Bacıoğlu, Karacan ve Koçibey gibi soyadları ne demek istediğimi anlatıyordur sanırım. Tabii Renault takımı da tam kadro yer alırdı. Hatta Nejat Avcı, bir yarış öncesinde Grup A Renault 11 Turbo ile bana da tur attırmıştı. Bir Renault hastası olarak nasıl delirdiğimi daha sonra anlatırım. Büyük pilotların sadece rallikros değil, pist ve tırmanmalara da girmesinin nedeni, o yıllarda Cumhurbaşkanlığı Kupası’nın oluşuydu. Adını tam hatırlayamıyor olabilirim, Süper Şampiyona da olabilir ama bu kupayı ya da şampiyonluğu kazanmak için Türkiye’de düzenlenen hemen her yarışa girmek zorundaydınız.

Dediğim gibi bir anlamda süper kupaydı. Tabii sadece rallilere girerek Türkiye Ralli Şampiyonu olmak da mümkündü ama herkesin gözü bu süper kupayı kaldırmaktaydı. Bütçeyi düşünebiliyor musunuz? Bu insanlar Lancia Delta Integrale ya da Ford Sierra Cosworth’le falan rallikros yapıyordu. Haydi parayı boşverin yorgunluğa ne diyeceksiniz? Dediğim gibi hemen her hafta sonu bir yarışa giriyorsunuz. Hem maddi hem manevi zor sezonlardı ama bir o kadar da zevkliydi. Bence şimdi de düşünülmesi gereken bir uygulama. Belki bütün pist, tırmanma ve rallikroslara girmek abartılı olur ama her daldan bir-iki yarış seçilerek böyle bir süper kupa oluşturulabilir.

Şu anda rallikros ve tırmanmalar, start listesi açısından üvey evlat gibi, çok ilgi gördüğünü söyleyemeyiz. Oysa özellikle ralli için hızlı pilotların yetişmesinin ana koşullarından biri tırmanmadır bana göre. Ayrıca Renç Koçibey’in söylediği gibi otomobil sporlarının en delikanlısı rallikrostur. Murat Bostancı’nın, Yağız Avcı’nın, Burak Çukurova’nın, Orhan Avcıoğlu’nun girdiği bir tırmanmaya, rallikrosa ilgi daha yüksek olur, böyle disiplinler olduğu da bir kere daha hatırlanır. Kendimden bahsedecekken nerelere geldik? Evet, Bakırköy Rallikros parkuru… Ben nerede oturuyorum o dönem? Doğru bildiniz, Bakırköy’de. Bir gün arkadaşlarımdan biri heyecanla yanıma geldi, o da otomobillere çok meraklı.

O dönemde Bakırköy-İncirli’de boş bir arazi vardı ve rallikros yarışları için de kullanılıyordu.

Benim tanımadığım bir arkadaşı varmış, teyzesinin Renault 9 Broadway’i hep kapıda yatıyormuş, onu kaçırıp biraz gezelim ama sen kullan dedi. Hiçbirimizde ehliyet yok ama demek ki ben biraz daha iyi kullanıyorum. Trafik tecrübem ise hiç yok gibi. Otomobili hareket ettirmek başka bir iş, kullanmak başka bir iş. Delikanlılık böyle bir şey. Bir kere yaptığımız neredeyse hırsızlık ki, ben babamın otomobilini bile kaçırmış adam değilim. Neyse şeytana uyduk ve R9’u kaçırdık. Nereye gidelim? Bakırköy Rallikros parkuruna… Standart lastikli, standart süspansiyonlu bir Renault 9’la toprağa çıkacağız, hızlı pilotuz ya (!) Bir-iki senedir yarış seyrediyoruz, öğrenmişizdir bir şeyler.

Nasıl girdik bilmiyorum çünkü muhtemelen yasaktı, her canı isteyen giremezdi oraya ama bir şekilde tekerleklerimiz toprağa değdi. İlk düzlükte ikinci vitesi bitirdim, üçe attım ve biraz sonra 90 derecelik, sağ sert tabir edilen bir viraj var. Çok biliyormuş gibi hiç fren yapmadan, sadece tekrar ikiye düşerek viraja daldım. Çok sert bir direksiyon hareketi yaptığımı hatırlıyorum. O kadar rallikros seyrettik burada, onlar da öyle yapıyordu diye düşünüyorum aklımca. Peki, Renault 9 bu direktiflerimi dinledi mi? Tabii ki hayır, ilk önden kayma dersini böylece yaşamış oldum. Otomobil direksiyon hareketine tamamen itiraz ederek dümdüz gitti ve balçık çamurun içine uçtu.

O anda bilmeden yaptığım belki tek doğru hareket ayağımı gazdan çekmemek oldu, eğer çekseydim orada kalırdık. Debelene debelene çamurdan çıktık ve otomobilden indik. Sol ön lastik inikti çünkü hatırlayacağınız üzere o dönem otomobillerde lastik yanakları çok yüksek olurdu. Broadway’in lastik ebadı 175/70 R13’tü hatırladığım kadarıyla. Tabii o hızla viraja girmeye (üstelik toprakta) çalışınca ve deli gibi önden kayınca lastik janttan çıkmış. Otomobilin her yeri balçık çamur, o ortamda yedek lastiği takmayı başardık. Devem ettik mi? Hayır, dersimizi aldık ve gittik otomobili bıraktık, muhtemelen temizlettirdik ve lastiğe hava da bastık.

Şimdi düşünüyorum da (otomobil kaçırma dışında) iyi ki böyle bir olay yaşamışım çünkü o günden sonra bu işin düşündüğüm kadar kolay olmadığını anladım. Bir-iki yıllık yarış seyretme tecrübem, motorsporlarının sadece gaza basmak olduğu gibi yanlış bir izlenim vermişti bana. Oysa işin bir tekniği vardı. Nasıl fren yapılır, viraja hangi çizgide girilir merak etmeye başladım. Bir kere en önemlisi işin güvenlik boyutunu kavradım. O sırada takla bile atabilirdik, tavan kafamıza geçerdi. Geçen yazılarda bahsettiğim gibi o günden sonra yarışçı ağabeylerime çok soru sormaya başladım.

1991 İSTANBUL RALLİKROS

Yani yanlış başlayan bir iş doğru derslerle bitti. Bu yazıyı okuyan hemen herkes yaşamıştır, dağ başında yarış seyrederken yerel halk da yanınızda olur, kendi aralarında konuştuklarınızı duyarsınız. Önlerinden geçen yarış otomobillerini genelde beğenmezler. “Yaaa ben, bizim Şahin’le bu viraja daha hızlı giriyorum” cümlesinin benzerlerini çok duydum.

O anlarda aklıma hep ilk hızlı viraja girme tecrübem gelir ve gülerim. Bu iş dışarıdan kolay görünebiliyor, memleketimizde herkes hızlı şoför çünkü. Daha doğrusu çoğu otomobili hareket ettirmeyi biliyor, kullanmaktan haberleri yok. O yüzden her gün trafikte acı çekiyoruz. Bunun için motorsporlarının büyük bir önemi var. Muhtemelen yöneticiler de bu işi sadece gaza basmak olarak görüyor ve kimse destek olmuyor. Oysa trafik güvenliğine büyük katkısı var, otomobil kültürünün temel taşı yarışlar… Kendi örneğimde olduğu gibi ne kadar çok insan hızlı viraj dönmenin aslında ne kadar zor olduğunu öğrense trafikte daha az kargaşa olur.

Bırakın otomobilin dinamik yapısını, aracının önden çekişli mi arkadan itişli mi olduğunu bilmeyen bir sürü insan var. Son bir örnekle bu haftaki motorsporları hikâyelerini kapatmak istiyorum. Yıl 1996, o dönemde otohaber dergisinde çalışıyorum ve Mercedes bizi Almanya’ya, güvenli sürüş eğitimine davet etti. Genel yayın yönetmenimiz Ahmet Çelik, adı çok havalı şekilde test editörü olan bendenizi görevlendirdi. İlk yurtdışı deneyimim olması yanında, bir şeyler öğreneceğim için çok heyecanlandım. Lafı fazla uzatmayacağım, bir sürü disiplinden sonra bizi aldılar, ıslatılmış bir bölüme götürdüler. Kukalardan bir viraj yapmışlar. Bindirdiler bir Mercedes 190’a, ilk önce ideal çizgiyi gösterdiler. Otomobilin gösterge panelinin üstüne dijital bir ekran yerleştirmişler ve hızınızı net bir şekilde görüyorsunuz. Teknikleri anlattıktan sonra bu viraja gelmeden hızınızı 50 km/s’ye sabitleyin ve dönün dediler. Tamam, çok kolay bir görev.

Zevkle yaptık ve Mercedes 190, tren rayı üstünde gibi rahatça döndü virajı. Üç-beş denemeden sonra şimdi hızınızı 51-52 km/s’de tutmaya çalışın dediler. Biraz sıkıcı olmaya başladığını düşünürken, otomobilin arkası kaymaya başladı. Ben yanlış döndüm herhalde derken, bütün denemelerde otomobilin arkası zemine tutunmayı bıraktı. Islak zeminde yanlamak çok eğlenceliydi belki ama kafamıza şunu da soktular: Her virajın, her otomobil ya da taşıt için bir maksimum hızı vardır. O limiti bir-iki km/s bile aşsanız tutunma biter. Eğitimli ve becerikliyseniz otomobili kontrol edersiniz yoksa uçarsınız. İşte motorsporları ve otomobil tutkumda ikinci büyük dersim bu oldu.

Daha sonra yarış pilotlarına saygım biraz daha arttı çünkü o virajı dönüp dönemeyeceğinizi çok küçük hız farkları belirliyor. Düşünsenize bir etapta yüzlerce viraj var ve hep en doğru kararı vermek zorundasınız. 100 km/s ile dönülecek virajı 105 km/s ile dönmeye çalışırsanız kaza yapma olasılığını artıyor ama 95 km/s ile dönerseniz çok zaman kaybediyorsunuz. İşte bu ince çizgiyi tutturmayı başaran hızlı pilot oluyor. Bunda doğuştan gelen bir yol okuma hissiyatı olduğu çok açık. İlk yarışında hızlı olmayı başaran pilotlar tanıyorum ama eğitim ve yarış kilometresiyle daha da hızlanıyorlar. Neyse, hikâye anlatacağız dedik, mesaj vermeye çalışmayalım, gelecek hafta görüşmek üzere…

Not: Eğlenceli anılarını gönderen tüm yarışçılar ve tutkunlara bu köşe açık. Aşağıdaki mail adresine iletebilirsiniz:
mertyilmaz@automagg.com

(Visited 86 times, 1 visits today)

Yazar: automagg

Bu yazıyı paylaş